Hayallerim, Delorean ve Sen: Virginia Woolf II

16 Ekim 2012

Virginia Woolf II

Haziran'da yazdığım Woolf yazısının üzerinden geçen zamanın söylediği tek şey var: Woolf hakkında yazmak güç ve cesaret ister. Woolf'u yazı ile anlatmanın zorluğu, yazarın yazıyı hatmetmiş olmasından gelir. Ardından yazılanlar -hele ki benim gibi bir amatörün elinden çıkma olanlar- yetersiz ve çirkin kalacaklardır. İşte bu yüzden o dört ay önce nasıl başlamışım Woolf hakkında karalamaya bilmiyorum şu anda. Deli cesareti de diyebiliriz, bana birçok şey katan bu güzel ve etkili kadına kendimce vefa borcumu ödemenin ufacık bir yolu da. Gene de bütün bu laf cambazlığının dışına çıkacak olursak Virgina Woolf II'yi yazmamak hazin bir hayal kırıklığı yaratırdı içimde.
Woolf'un kitaplarını yazma sırası olarak İletişim Yayınları'ndan çıkan Toplu Eserleri dizisindeki sıralandırmayı tercih etmiştim. Aynı sıra ile devam ediyorum.


Jacob'un Odası Birinci Dünya Savaşı'nda ölen Jacob Flanders'ın hikâyesini anlatır.Birinci Dünya Savaşı öncesi İngiltere'sine doğan Jacob'ın hayatına davet ediliriz; fakat Woolf olaylardan ziyade Jacob'ın kendisine yoğunlaştırır kalemini. Çoğunlukla baş kahramanımızı yan karakterlerin perspektifinden dinleriz. Jacob'ın bu şekildeki tarifi onun somut bir canlı olduğundan fazla anılarda yaşayan soyut bir varlık olduğu izlenimini yaratır. Woolf'un, savaş sonrasında zihinlerde sadece birer anı olarak kalmış binlerce insanı anmasıdır bu roman. Çizgisel görünen bir zaman anlayışında yazılmış gibi gözüken roman gene diğerlerinin düşünce ve izlenimlerine yer verilerek yazıldığından zaman arka planda kalır; fakat mekansal değişimler zamanın akışını destekleyici niteliktedir. Jacob'ın Yunanistan seyahatinin anlatıldığı kısım benim kitapta en sevdiğim bölüm. Görkemli Parthenon'un anlatıldığı kısımlarda şiddetli bir orada olma ve aynı şekilde Akropolis'in üzerinde ihtişamla yükselen Parthenon'u seyretme gerekliliği duyarım. Jacob'un Odası Virginia Woolf'un bu romandan önceki eserlerine kıyasla dışarıda duran ve deneysel yanı ağır basan ilk eseridir.

Flush ise 116 sayfalık bir mini serüvendir. Orijinal adı Flush: A Biography olan eserin sınıflandırması Woolf'un ona verdiği isim ile kurgu başlığından ziyade yazarın kaleminden çıkma biyografiler arasında anılır -aynı şekilde Orlando'nun da orijinal adı Orlando: A Biography'dir-. Flush için bir biyografi demek tümden doğru olmaz; Flush bir köpektir ve başından geçen olaylar tarihte Flush'ın sahiplerinin altına kaydolmuştur. Woolf bu gerçekliği alır ve Flush'ın gözlerinden önümüze serer.
Flush ünlü Viktorya dönemi şairi Elizabeth Barrett Browning'in köpeğidir. Miss Barrett kocası Robert Browning ile kişisel olarak tanışmadan önce hastalıklı ve günlerini divanda yatarak ve yazarak geçiren genç bir kadındır. Robert'ın onu ziyaretinden sonra mucizevi bir şekilde iyileşir. Flush olan biteni yattığı yerden izler. Onun köpekliği metini zenginleştirir ve Woolf'un bu minik varlığın gözlerinden bakışı okuyan için gerçekten ilginçtir. Miss Barrett ve Robert gizlice evlenirler, İtalya'ya kaçarlar. Flush hep Elizabeth'in yanındadır. Flush'ın gördüklerini,duyduklarını ve hissettiklerini okumaya devam ederiz, ta ki zavallı ve güzel köpek ölene dek.

Dalgalar (The Waves) ise Woolf diyarında karşılaştığım en güzel kitaplardan. Okuması kolay değil; çünkü Woolf bu kitabında üç erkek ve üç kadını çocuklarından itibaren yaşlılıklarına kadar takip ederken dış dünyayı tamamen yok ediyor. Sadece bu karakterlerin zihinlerinde dolanıyor ve bilinç akışı ile bizi onların iç dünyalarında gezdiriyor. Zihnin belirsiz sınırlarında, oradan oraya atlayan ve kolayca şekil değiştirebilen sularında gezinirken her bir kelimeyi sindirerek okumak zorlaşıyor. Bilinç akışı ile anlatımın üzerimdeki en büyük etkisi bir bireyin varoluşunun ağırlığını hissetmekti sanırım. Bernard, Susan, Rhoda, Neville, Jinny ve Louis'nin farklı farklı kimlikleri ve özelliklerini düşünce akışının dalgaları arasında yakalamaya çalışmak ve onları hissetmeye çalışmak yorucuydu. Kitabı okurken kapıldığım düşüncelerden biri de Woolf'un bilinç akışını kullandığı romanlarında zihni serbest bırakmak gerektiğiydi. Her okuduğumu bütünlüğe yedirmeye çalışmaktan vazgeçip kendi varlığımın bu düşünce dalgalarından neler çıkarıp neler hissedebileceğini daha net duyumsayabileceğim özgür bir alanda, bilişsel işlevleri azaltmaya çabalamaktı belki de en iyisi. Woolf'u okumayı öğrenmek zor iş.

DİPNOT: Jacob'un Odası 1922'de, Flush 1933'de, Dalgalar ise 1931'de yayımlandı.

Virginia Woolf I için buraya tıklayın.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...