Hayallerim, Delorean ve Sen: 2015

20 Aralık 2015

Trash Riot

Philadelphia'lı kolaj sanatçısı Trash Riot'ın ellerinden çıkma harikalar diyarına buyur ediyorum sizi. Sanatçının bilim-kurguyu retroyla seviştirip fütüristik ama zaman çizgisinde hiçbir yere oturtulamayan fantastik görsellerinin bir kısmı aşağıda. Akşam akşam bu fantastikliklere kalp açtım, hülyalara daldım. Sizin de gözlerinize afiyet olsun. Daha fazlası için buraya tıklayıp Facebook sayfasına ya da Instagram hesabına bir göz atın.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
I hereby welcome you to a parade of wondrous visuals by the hands of Philadelphia based artist Trash Riot. Science-fiction and retro images make love in his works and the results are seriously beautiful and fantastic collages. These made my evening. Hope you enjoy them as much. For more click here for artist's Facebook page or here for his Instagram profile.

13 Aralık 2015

Döngü | Cycle

Bir yıl daha yaşanmışların ve zamanın esiri olarak geride kalmaya hazırlanıyor. Yeni yılın başlangıcını 1 Ocak kılan herhangi bir doğal emare yok. Modern yılbaşı kutlamalarının kökeni antik Roma'ya tarihleniyor. İsmini Ocak (İngilizce: January) ayına veren iki yüzlü Roma tanrısı Janus bu aya sembolik bir önem döşüyor. Değişim ve başlangıçların tanrısı olan Janus’un bir yüzü geçmişe, diğeri ise geleceğe doğru bakıyor.

Aynı mevsimsel döngülerden geçecek ama ayrı günler deneyimlenecek bir yıl yaklaşıyor. Yeni yıldan önce geçmiş ve gelecek mevsimleri, yaşantıları ve sanatı anmak adına üstat Bruegel’in 1565’te yaptığı, yılın farklı zamanlarını tasvir ettiği tablo serisini paylaşayım dedim. Altı parçalık serinin sadece beş tanesi günümüze ulaşmış. Köylülerin gündelik uğraşlarını ve hayatlarını resmeden Bruegel kendi çağının sıradan günlerini kaydettiği ahşap panolarda geçmişin parçalarını kaydediyor, geçmişten kesitleri fırçasıyla ölümsüzleştiriyor.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Another year is about to end. Soon we are off to repeat the all familiar cycle of a year. Why does the new year start on January the 1st? Nature didn't set this, it is all man's doing. The modern celebration of the new year can be traced back to ancient times. The Romans had a two faced God named Janus. The month January is named after him. Janus' one face is looking back, to the past, and the other one is faced to the future. It is the god of doorways and beginnings.

We'll experience the same cycles all over again in this upcoming year. Winter will give way to spring and spring will lay the grounds for summer. And then autumn, and then -yet again- the winter. Before the new year I'd like to celebrate all past and future seasons, all kinds of experiences and art. And in the name of my little celebration I invite Master Bruegel to my humble corner of the internet. Back in 1565 Bruegel painted six panels (unfortunately only five of them made it to our century) in which he depicted different times of a year. In these paintings we see the ordinary lives of peasants set in different seasons. Buregel saves moments of humanity in these precious paintings, immortalizes slices of past with his brush.


Karda Avcılar (Ocak) | The Hunters in the Snow (January)

23 Kasım 2015

Kapadokya Hikayesi II

Sabah alarmı 5:20'de çaldı. Göz kapaklarını açmak zor, battaniyenin sıcaklığından soğuğa adım atmak daha da zordu. Heyecanla balonları izlemeye Aşk Vadisi'ne gittik. Sabah ayazı derimin açık olan her bir parçasını acımasızca çimdikliyordu. Bir saate yakın dondurucu bir bekleyiş bize tüm ihtişamıyla doğan güneşi bahşetti fakat manzaranın büyüleyiciliğine renk katacak balonlar görünmedi. Ellerimiz donuyor, yüzümüz hissizleşiyordu. Rekor soğuklukta bir Nisan sabahında hayal kırıklığıyla kalakaldık. Tek tesellimiz güneş ışığının olduğumuz tepeye vardığında içimizi bir parça ısıtacağı umuduydu. Sabah güneşi yüzlerimizi aydınlattı; fakat ısıtmadı. Bir telefon konuşmasından sonra öğrendik ki şiddetli rüzgar nedeniyle uçuşlar iptal edilmiş. Şansımıza söve söve kahvaltı yapmaya, bir ince belli çayla ısınmaya koştuk. Günün ilk durağı Göreme Açıkhava Müzesi oldu. Müzede geçmişin şahane izleri bulunuyor. Bu izlerin çoğu Hıristiyanlığın geçmişine ait. Dini yaymak ve öğretilerini iletmek için koca bir site kurulmuş: şapeller, kiliseler, yemekhaneler...

Müzenin en ilgi çekici ve görkemli iki kilisesi önerilen yürüyüş rotasında son duraklar oluyorlar; biz kalabalıktan sakınmak adına ters yönde gezmeye başladık ve bu iki güzelliği taze bir zihinle inceleme şansımız oldu. Müze'den sonra Paşabağları'na yollandık. Peribacaları arasında yürüdük, çıktığımız tepeden karşıda uzanan İç Anadolu topraklarına hayran kaldık. Etrafta dolaşan onlarca insanın coğrafyayı keşfine şahit olduk, fotoğraf çektik. Kayaların neredeyse duyulabilen hikâyeleri vardı... Vadide yürümeye doyamıyordu insan. Açıkhava Müzesi'nden Ürgüp'e doğru giderken Devrent Vadisi'nde durakladık, deve şeklindeki peribacasına selam çaktık. Ürgüp'ün içinde dolandıktan sonra kendimizi Asmalı Konak'ta bulduk. Hey gidi. Alt avludaki televizyonda dizinin eski bölümlerini oynatıyorlardı. Ekrana bir bakış saniyelik zaman yolculuklarına sebep oluyordu. Bir sonraki durağımız otuz adım ötedeydi: Turasan Şarapları. 1943 yılında kurulan ve şu anda Türkiye'nin beşinci en büyük üreticisi olan firmanın şarap tadımını es geçmeyin. Damağımızdaki tat silinmeden Üç Güzellerin huzuruna çıktık. Erciyes Dağı güzellerin arkasında onları koruyor, kolluyordu. Günü Kızılçukur Vadisi'nde görkemli bir gün batımıyla sonlandırırken vadinin değişen renklerini izledik. Gün batarken o da surat değiştiriyor, geceye uzanırken bize çeşit çeşit oyunlar yapıyordu. Güneş Erciyes'i pembe renklere bulayarak gitti. Ardında içimizde sıcacık, mutlu bir melankoli bıraktı. Kapadokya büyülüyordu.


16 Kasım 2015

Kapadokya Hikayesi I

İstanbul’dan çıkarken hava yeni yeni aydınlanıyordu. Amaçlar bilindikti. Trafiği yenecek, günü kazanacaktık. Ankara’yı geçtikten sonra Tuz Gölü’ne uğradık. Göl göz alabildiğine uzanıyordu etrafa. Güneye doğru ilerlerken gölün açık kızıl, pembemsi bir renk aldığını gördük. Sonra öğrendik ki bunun sebebi bir tür su yosunuymuş. Direksiyonu Aksaray üzerinden Ihlara Vadisi’ne kırdık. Ihlara göz alıcı. Vadi boyunca kayalara oyulmuş onlarca barınak, kilise, mezar var. İçindeki duvar resimleri –sürekli insanlar tarafından tahrip edilmelerine rağmen- en iyi korunmuş kiliselerden olan Ağaçaltı Kilisesi’ni, Yılanlı Kilise’yi ve Sümbüllü Kilisesi’ni gezdik. Vadinin ortasından akan Menendiz Çayı boyunca topraklı kumlu taşlı yollarda yürüdük. Yeri geldiğinde taşların üzerinden atladık, doğal bir merdiven oluşturan düz kayaları tırmandık. Suyun sesi eşlikçimiz, vadi boyunca göğe doğru uzayan vadi duvarları koruyucumuzdu. Hava soğuktu. Acımasız bir Nisan günüydü. Burunlar karıncalanıyor, parmak uçları hissizleşiyordu. 14 kilometre boyunca uzansa da biz birkaç kilometreden sonra çay kenarına kurulmuş minik dinlenme tesisine varınca yürüyüşümüzü kısa kestik. Karşı kıyıya geçtik, su kenarında dizili masalardan birine oturduk ve içimizi ısıtsın diye bir çay, yanına da midemiz şenlensin diye gözleme istedik. Benim gözlemem leziz bir patatesli peynirliydi. Biz obur ve şenken ördekler etrafımızda dolanıyordu. Birden top top kar taneleri yağmaya başladı. Şaşırdık. İç Anadolu bizi böyle karşılamayı seçtiyse bu binlerce yıllık topraklara alınmak hakkım mıydı? Vadiden sonra Göreme Milli Parkı’na sürdük arabayı. Bir sokak arasındaki gösterişsiz ama konforlu otelimize yerleştikten sonra kalan son gün ışığını değerlendirmeye Uçhisar’a yollandık. İçimiz ısınsın, damağımız şenlensin diye Argos in Cappadocia’nın şömineli salonuna attık kendimizi. Ateşin karşısındaki koltuğa kurulduk, kahve ısmarladık. Kahvenin tadını çıkarırken mekândaki büyük Kapadokya kahve masası kitabının sayfalarında dolandım; bu büyülü toprakların tarihinin bolluğuna hayran kaldım, küçüldüm ve zaman çizgisinde ufacık bir noktadan ibaret oluşumu düşündüm. O sırada gün gitti, gece çaldı kapıyı. İyi geceler Kapadokya, dedim, sabaha görüşürüz.

12 Kasım 2015

Büyük Set Resifi | Great Barrier Reef

Bazen ufak sürprizler tüm bir günü aydınlatıyor. Geçen gün aylarca varlığını unuttuğum bir kullan-at makine çarptı gözüme. Filminde hangi anıların yakalanmış olduğunu bir türlü çıkartamadım. Film yıkanırken bir kahve içtim. Biraz okudum. En sonunda gözlerim fotoğraflara kavuştuğunda kalbim hızlandı: Avustralya. Güzellerin güzeli ülkeden kalmaydı fotoğraflar. Büyük Set Resifi'ni görmeye gittiğimiz günden. Şnorkelle yüzmüş, komik suratlı balıklara gülmüştük. Okyanus her taraftaydı ve her zamanki maviliğine mercanların, balıkların renkleri eklenmişti.
Büyük Set Resifi uzaydan görülebilen tek canlı organizma. Bu bilgi beni hatırladığım her sefer şaşırtıyor: Dünyaya bakan uzaylı gözlerin göreceği ilk canlı! Ne mutlu bize ki dünyadaki yaşam hakkında ilk izlenimi veren resif nefis kesici bir yapı. 2000 km boyunca uzanan bu doğa harikası eşsiz bir ekolojik sisteme sahip.

Balıklı, kumlu, sıcacık günlerle aramızda uzun bir kış var. Biz de içimizi fotoğraflarla ısıtalım, ısınalım.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Sometimes a little surprise can brighten up a whole day. Couple of days ago I found a disposable camera I entirely forgot about. Couldn't remember which moments were caught on the film inside. I took it to the shop to be developed and while waiting drank a cup of coffee, read a little bit. Soon my eyes met the photographs first time: It was Australia. The most beautiful of them all. From the day we went to see the Great Barrier Reef. We swam with snorkels, smiled at funny faced fishes. The ocean was everywhere and the colors of the reef system and fishes were added to its usual blue. 
The Great Barrier Reef is the only living organism that can be seen from outer space. This information surprises me each time it comes to mind: The reef will be the first living thing an alien will see! I find the thought lovely. That alien will surely be impressed by this breathtaking natural wonder. The reef is stretching for over 2000 km and it has a unique ecological system.

A long winter lays between us and the sandy days of summer. For now let me keep alive that summer feeling in photographs. I miss you Australia.

10 Kasım 2015

Wild

Cheryl Strayed’in 2012'de yayınlanan otobiyografik romanı Wild (Yaban) bizi Amerika’nın vahşi doğasına ve genç bir kadının iç dünyasına davet ediyor. Kitabın kurgusu güzel; geriye dönüşlerle hikayesini parça parça doldururken kalbini de attığı her adımla tamir eden Cheryl’in yolculuğu ilham verici. Bu kadının yaşanmışlıklarında ve cümlelere kurguladığı yolculuğunda insana dokunan pek çok şey var. Yıpranmış bir ruhla yürümeye başladığı Pacific Crest Trail (PCT) yürüyüş yolunda ayakkabıları eskir sırt çantasının altında ezilirken Cheryl kendini yeniliyor, iyileşiyor. Romanı okurken onunla üzerinde beraber yürüdüğümüz PCT ise son sayfadan sonra çok özleniyor. Yeniden çöllere, dağlara, krater göllerine dönesi geliyor insanın. Strayed, insan doğası ile vahşi doğayı zekice bir araya getiriyor.

21 Ekim 2015

MARTY IS HERE.

Blog'a adını verirken bir tek şeyden emindim: Bu isim benim sevdiklerimi özetlemeli, değer verdiklerimi kapsamalıydı. O yüzden bana sinema aşkını aşılayan Geleceğe Dönüş (Back to the Future) serisi de isimde baş rollerden birini almıştı. Bugün -sonunda- geleceğin tam kendisindeyiz. Hayal edilmişin ötesine geçemeyen pek sıradan günlere uyandığımız doğru olsa da hepimiz en derinden biliyoruz ki gelecek heyecanlı keşiflere gebe. Suyu çıkarılıp bir kurabiye boyutuna indirgenmiş pizzalarımız, uçan arabalarımız, şen şakrak çocukların sokakları üzerinde arşınladığı hoverboard'larımız olmayabilir; ama hepsi için umudumuz var (hatta bkz. Hendo Hoverboard). Yani sevgili Marty, iki 2015 arasında pek çok fark olsa da bizimkine hoş geldin. Bugün tüm dünya karışık duygularda. Kimse Back to the Future'da gidilmeyen bilinmez bir geleceğe pek hazır değil. Ben de değilim. O yüzden hayallerde Doc ile gelecek ve geçmiş arasında mekik dokumaya devam edeceğiz. Öpüyoruz Marty.




14 Ağustos 2015

İlerlemenin Kısa Tarihi | A Short History of Progress

Ronald Wright, Kanadalı tarihçi ve yazar, çok satan kitabı A Short History of Progress’te (İlerlemenin Kısa Tarihi) geçmişimize bakarak geleceğimizle ilgili çıkarımlarda bulunuyor ve tüm insanlığı artık yaşamayan medeniyetlerin geçmişini doğru okumaya ve çok geç olmadan gerekli önlemleri almaya davet ediyor.

1 Ağustos 2015

Oslo

Sıcak yaz günlerinin bunaltıcı sıcağında kışı özleyen, tüyleri diken diken eden soğuk kış havasını özleyenlere gelsin bu ileti. En serininden Oslo fotoğrafları...
Norveç'in başkentinde günler çoğunlukla gri geçiyor; ama güneş yüzünü bulutların ardından gösterdiği ilk anda insanın içine dolan mutluluğun yeri de bir ayrı oluyor. Oslo'yu Postkolik'in Mart sayısı (No: 26) için yazmıştım. Sayıya buradan ulaşabilir ya da tablet veya telefonunuza indirebilir, gezinizi planlamadan önce referans olarak kullanabilirsiniz. Ben bu iletide Oslo'yu çektiğim fotoğrafların şehri kendi dilleriyle anlatmasına fırsat vereceğim. Uzayan boşluğu, soğuk tonları, tasarım detayları, şehrin çok suratlı güzelliğini/çirkinliğini, beklenmedik köşeden hayata sızan renkleri ile bir Oslo fotoğraf albümü; İskandinav cazibesini ve kuzey soğuğunu hissetmeye, keşfetmeye...

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

This post is for those who are dreaming about the cold winter weather in these suffocating summer days: fresh and cool Oslo photographs...
Days in the capital of Norway are mostly gray; but when the sun shows its face behind the clouds, a joyful feeling rushes inside you. Instead of writing a didactic travel post, this time I will allow the photographs to tell you about Oslo, in their own language. Feel the cold colours, notice the expanding spaces, dream about the Oslo days with its multi-faceted being; have a nice cup of coffee and dive into the Scandinavian charm of the city. Are you ready for the northern cold?

23 Temmuz 2015

Kıyıköy

Sıcak bir yaz günündeyiz. Sanki herkes tatilde; bir biz kalmışız şehirde. Beton canımızı sıkmaya başlamış. Tüm günü sıkıntıyla savaşarak geçirmeye gücümüzün kalmadığı bir anda karar veriyoruz; Karadeniz kıyısındaki minik Trakya köyü Kıyıköy'e gideceğiz. Arabayla iki buçuk saat. Çerkezköy'den sahile doğru dönüyoruz; Kıyıköy'den önce adı kulaklarımıza çalınmış kamp yeri Kastro'ya uğruyoruz. Kastro'da yeşilliklerin arasından akan dere denizle birleşiyor; sahilde kumlar incecik.

Kıyıköy bizi Bizans döneminden kalma suruyla karşılıyor. Köye girmek için surdan geçiyoruz.Minik köyün koca bir tarihi var; antik çağlardan beri yuva olmuş insanlara. Köy Pabuç ve Kazan ırmakları arasında yüksek bir tepe üzerinde. Tepeyi rüzgâr yalıyor. İnsanın saçları uçuşuyor. Gülümsetiyor. Irmaklar kavis çizerek denize yanaşıyorlar. Sular dans ediyor Kıyıköy'de. İnsan da o dansın ortasında keyifleniyor. Köy her gün denize uyanıyor, her akşam Poseidon'a iyi geceler diliyor. Manzarası leziz, balıkları enfes, bira-kalamar ikilisiyle uzakları izlemesi şahane.

Kıyıköy tarihten bize miras kalan -fakat değerini bilemediğimiz- Aya Nikola Manastırı'na da ev sahipliği yapıyor. Kayalara oyulmuş manastır, Kapadokya'daki kardeş yapılarına oranla çok daha bakımsız ve hırpalanmış. Tako lakaplı bir bekçi manastırın önünde oturuyor. Birileri mi onu bu göreve atadı yoksa bekçiliği kendisi mi seçti bilinmiyor. Tako manastırda define aranmasından, aranırken zarar verilmesinden korkuyor. Manastır altıncı yüzyıldaki İmparator Jüstinyen dönemine tarihleniyor. Jüstinyen adını güzel buluyorum; kendine has bir ahengi yok mu?

Kıyıköy küçük yerleşke ruhunu koruyor; evlerinin önünü temizleyen ev kadınları, evinin önüne çömelmiş gelen geçeni selamlayan teyzeler, çay evinin önünde vakit geçiren amcaları ile gerçek kalmış bir yere geldiğini hissediyor insan.

21 Mayıs 2015

Starnberger See

Güzel bir Mayıs günü sırt çantalarımızı kapıp Bavyera'nın Starnberg Gölü'ne (Starnberger See) yollandık. Göl kıyısında keyifle yürüdük, Bavyera'nın masal kralı II. Ludwig'in ölü bedeninin bulunduğu göl kıyısına kondurulmuş haçı ziyaret ettik, krala adanmış şapelin önünde dinlendik. Şimdinin ve geçmişin birbirine dokunduğu anlarda canlılığımızın tadını çıkardık.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

A beautiful May day we hit the road. Backpacks on our backs, we went to the Lake Starnberg (Starnberger See), a lake in Bavaria, Germany. We walked joyfully along the coast, visited the wooden cross, where the body of the fairytale king Ludwig II was recovered after a mysterious drowning. We rested in front of the chapel, built to memorialise the King. All in all we enjoyed our liveliness in those precious moments where the present and past touch each other.


18 Mayıs 2015

Avokado | Avocado VII

Selam dostlar! 2015'in ilk avokadosu. Keyfini çıkarın.

------------------------------------------------------------------------------------

Hello friends! First Avocado post of 2015. And for the first time ever in English too. Enjoy! (Find the English text below.)

------------------------------------------------------------------------------------

Avokado 1: Wayward Pines yayınlanmaya başladı! Geçtiğimiz sene Comic Con San Diego'da da çok beklenen dizinin ilk bölümünü ön gösteriminde izleme şansını yakalamış, gösterimin ardından gerçekleşen panelde ise dizi ekibini dinlemiş, bu yeni proje için oldukça heyecanlanmıştım. O zamandan beri Waywad Pines'ın yayın tarihi bilinmez ileri tarihlere atılıyordu. Sonunda şanslı günün 14 mayıs olacağı açıklandı. Fox'un yeni dizisi aynı zamanda M. Night Shyamalan'ın ilk televizyon projesi. Shyamalan'ın adı son dönemlerde hayal kırıklığıyla anılıyor olsa da (evet, The Last Airbender faciasından söz ediyorum) onunla ilişkiledirilen projelerin merak edildiğini reddedemezsiniz. Shyamalan'ın adı dizinin pazarlanmasında rol oynayacaktır; fakat benim bu işe zaman ayıracak olmamın asıl sebebi oyuncuları ve hikâyesi olacak. Hikayenin bağımlılık yaratacağını ve her bölümün sonunda bir diğerini merakla bekleyeceğimizi öngörüyorum. Dizi Blake Crouch'un Pines adlı gerilim romanından uyarlanma. Roman kolay ama sürükleyici bir okumalık vaat ediyor; heyecanlı bir öyküde kendini kaybetmek isteyenler için öneririm. Dizi hakkında daha detaylı bir yazı için Postkolik'in Mayıs sayısına bir bakın derim; Wayward Pines'ı, panelden geriye kalanları ve izlenimleri yazdım.

5 Mayıs 2015

Milano | Milan

Milano, gri kahve şehir. Kendinizi evinizde hissettiren bir yer değil burası. Gördüğüm, hissettiğim şehri yazabilirim sadece - o hisleri de üç kelimeyle özetleyebilirim size: soğuk, şık, mesafeli. Burada soğuğu hava durumuna yapılmış bir yorum olarak almayın. Şehrin görkemli mimarisinin soğuk renk paletinin, geniş caddelerinin ve sokaklarındaki yabancılık hissinin yarattığı, ortama hakim bir soğukluk bu. Tabi yazının en başında belirtmeli, bir şehrin bireyin üzerindeki etkisi tektir; Milano'nun bende bıraktıkları da eşsiz. Başka hiçbir şehir aynı şeyleri hissettirmeyecek. Seyahatin en keyifli yanlarından biri de bu işte: İlk defa tanıştığınız şehir ya da kişi arasında pek fark yok aslında; ikisi de bilinmezliklerle, keşfedileceklerle ve en nihayetinde beğenilecek/beğenilmeyecek bin bir özellikle dolu. Her insan dostunuz olmayacak, her şehrin vazgeçilmez olmayacağı gibi. Bazılarını tanımış olmaktan memnun olacaksınız sadece ve anıları zihninize düştüğünde gülümseyeceksiniz; ama ilişkinizi olduğu yerde bırakacaksınız.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Milan, a grey and brown city. It does not make you feel at home. I can only write the city I see and feel; those feelings can be summarised in three words: cold, elegant, distant. Cold isn’t a comment on the city’s weather. The cold color palette of its magnificent architecture, wide  streets and a feeling of strangeness in its alley ways are the creators of this coldness I talk about. Of course it is important to say here that a city’s influence on an individual is unique – therefore my Milan can’t be compared with another one’s. I love this about travelling: there really isn’t that much of a difference with a city or a person you’ve just met.  Both of them are filled with the unknown, possibilities and eventually with a thousand different faces you may or may not like. Not every person will be your friend and not every city will be indispensable.

29 Nisan 2015

Polarized Imperfection

Merhaba dostlar! 

Geç kalmış bir duyurum var sizlere: Polarized Imperfection! Kendime, Çektiğim mini instax polaroidleri ne yapmalı?, diye sorduğumda başladı her şey. Onları koyduğum kutularda hüzünlü duruyorlardı. Bir süre sonra bu şekilde saklı, gözden ırak tutulmaları haksızlık gibi geldi, dünyan saklamamalıydım onları. Ve benim kusurlu ve güzel polaroidlerimi dünya ile paylaşma vakti geldi. İşte Polarized Imperfection böyle geldi dünyaya. Blogda görebileceğiniz tüm fotoğraflar instax mini 7S kamera ile çekildiler. 
Polarized Imperfection'ı Facebook'tan takip etmek isterseniz buraya tıklayın.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Hi there friends!

I've got an announcement to make: There is a new cute little blog of mine called Polarized Imperfection! Everything started when I asked myself "What to do with all these mini instax photos I take?". They seemed rather sad in the boxes I've put them; to keep them safe and to keep them mine. After a while it seemed unjust to hide them away from the world. So it was time to share my imperfect and beautiful polaroids with the world. Hence came the polaroid photography blog Polarized Imperfection to life.
To follow Polarized Imperfection on Facebook click here.

    



28 Nisan 2015

Bled

Geçen sene bu zamanlarda Slovenya'daki ufak bir kentte, Bled'deydim. Bled, ismini aldığı gölün etrafında kurulu. Buz devrinden kalma göl ve çevresi yeşil severlerin cenneti. Orta çağdan kalma, göle bakan kaleden enfes bir manzara karşılıyor insanı. Bizim gittiğimiz gün hava yağmurlu ve pusluydu. Gölün üzerine düşen o gündüz karanlığı daha bir gizemli kılıyordu bu cennet köşesini. Kara bulutlar agresif gözükmüyorlardı. Sonra kimse bizim tarafımıza bakmazken kulağımıza fısıldayacakları bir sırları varmış gibi asılıydılar gökyüzünde. Her şey belli bir uyum içindeydi. İlerde zar zor görülen dağların sisli siluetleri eşliğinde oluştu Bled ile dostluğumuz.
Bir kayık kiralayıp gölün temiz sularında ufak bir yolculuğa çıkın. Gölün ortasında duran ve büyüleyici fotoğraflarda baş rolü üstlenen minik adanın üzerindeki kiliseye uğrayın. Bled'in sembollerinden biri hâline gelmiş bir çeşit kremalı pasta olan kremna rezina adlı tatlının tadına bakın.
Aşağıda bu güzelim yerden fotoğraflar bulacaksınız. Son iki fotoğraf ise Bled'in yakınında yer alan Savica Şelale'sinden (Slap Savica).

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Last year around April I was in a small town called Bled in Slovenia. The town is settled next to Lake Bled, a glacial lake. Bled and its surroundings are just heavenly. The Bled Castle from medieval times oversees the lake from above and the view from the castle fascinates. When we were there it was rainy and misty. Daytime darkness ruled over the lake and made the whole view mysterious. Dark clouds didn't look angry, it was as if they had a secret to tell. A secret to be whispered in our ears only when nobody is looking. Everything seemed somewhat in harmony. Bled and I became friends with accompanying breathtaking views of the misty silhouettes of the mountains.
Rent a boat and go for a journey in tha lake. Stop by the beautiful church which stands on a small island in the middle of the lake. Try the famous cream cake kremna rezina, a Bled symbol and a delicious treat for all.
Below you'll find photographs from Bled. The last two belongs to the Savica Waterfall nearby Bled.

2 Nisan 2015

Postkolik

Merhaba dostlar! Baharı hissediyor musunuz? Tomurcuklanan ağaçlar, kuşların sesleri, teni tatlı tatlı ısıtmaya başlayan güneş beni mutlu ediyor. Yazılarımda seçtiğim kelimelerin bile çiçeklendiğini hissediyorum. Bahar tam anlamıyla bir canlanma, kendini yeniden yaratma ve gülümseme zamanı. Yenilenmeden söz ediyorken birtakım yeniliklerin haberlerini verelim: Postkolik.

29 Mart 2015

Alıntılar | Quotes

Gönül verdiğim, hayranlık duyduğum, eserlerinden ve yaptıklarından esinlendiğim insanların (kurgu karakterlerin) sözleri bazen düşündürtüyor, çoğunlukla ilham veriyor ve bazı talihsiz zamanlarda ise söyleyenden soğutuyorlar. Alıntıların belli bir kuvveti olduğunu inkar edemezsiniz; ben onların ilham gücüne, söyleyen ile kurulan gönül bağına katkılarına inanıyorum. Açıp güzel alıntılar, sözler arayanlardan değilim; organik şekilde karşıma çıkan sözlerle kalıyor ilişkim. Bir söz çorbasında kaybolmaya niyetim yok; kişilerin isimlerinin mirasına değer katan, beni gülümseten alıntıları sizlerle paylaşmaya karar verdim. Duyduklarınızı yeniden değerlendirin, ilk defa karşılaştıklarınızın sizin için ne anlama gelebileceğini, bu sözden ne öğrenebileceğiniz düşünün. Gelin beraber esinlenelim.


"Bir kadın olarak, ülkem yok. Bir kadın olarak, bir ülkem olsun istemiyorum. Bir kadın olarak, bütün dünya benim ülkem." - Virginia Woolf

"Acılar hatıralaşınca güzelleşir." - Cemil Meriç

"Aslında var olduğumdan tam emin değilim. Ben, okuduğum tüm yazarlarım; tanıştığım tüm insanlarım; sevdiğim tüm kadınlarım; ziyaret ettiğim tüm şehirlerim." - Jorge Luis Borges

"Bir partiye her zaman muz götür, Rose: muzlar iyidir!" - The Doctor (Doctor Who)


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Quotes by people (and fictional characters) I admire and look up to make me think. They are mostly inspirational, although there have been occasional incidents where the words harmed the image of the person who said it. All in all I value the wisdom of the ones who excite me with their works and legacy. You can't deny the power of a good quote; I strongly believe in their inspirational power and their potential to strengthen the bond between the listener and the sayer. I don't seek quotes; but if one crosses my path organically I open my heart to it. My intention with this post is not to lose myself in a word salad but to share beautiful (and sometimes fun) quotes with you, which value the legacy of the quoted and make me smile. If you heard one before, do think about it again. If it is the first time, consider what the words mean or what you can learn from them. Let's get inspired.


“As a woman I have no country. As a woman I want no country. As a woman, my country is the whole world.” - Virginia Woolf

"Sorrows become beautiful as they turn into memories." - Cemil Meriç

“I am not sure that I exist, actually. I am all the writers that I have read, all the people that I have met, all the women that I have loved; all the cities I have visited.” - Jorge Luis Borges

“Always take a banana to a party, Rose: bananas are good!” - The Doctor (Doctor Who)

21 Mart 2015

Muir Woods | Road Trip

San Francisco'nun kuzeyinde, Golden Gate Köprüsü'nden on beş dakika uzaklıkta, yaşlı sekoya ağaçlarının kapladığı koca bir orman var: Muir Woods. Güzelim yeşili ve atmosferi ile kalbi fetheden bu ulu orman dikkatle korunuyor; o yüzden ağaçlarla mesafenizi korumak zorunda kalıyorsunuz. Oysa insanın hepsinin kabuklarını hissedesi, gövdelerine sarılası geliyor. Olsun. Onun yerine gövdelerine kulak verin. İlginç hikâyeler duyacağınıza eminim. Duymakla kalmayın, hikâyelere dahil olun. Gizemli, pelerinli bir figürün arkanızdan yürüdüğünü ve sizi maceralar sürüklediğini düşleyin. Orman size eşlik edecek, maceralarınız için harika bir arka plan oluşturacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

North of San Francisco, fifteen minutes away from the Golden Gate Bridge there is a forest where old redwoods rest: Muir Woods. Muir Woods makes you fall in love with its sublime beauty. Unfortunately you have to admire them mostly from a distance, for the woods is protected carefully. However the need to touch the trees is intense; you'll want to hug them, feel their rough skin. Instead listen to them; certainly these ancient trees have some interesting stories to tell. And don't just listen, be part of their stories too. Imagine a hooded, mysterious figure walking behind you and taking you to adventurous lands. The woods will escort you, they'll build the perfect background for your adventures. 

17 Mart 2015

Bir Macera | An Adventure

Sessizliğin hükmünü sonlandırıyorum. Hayatı doyasıya yaşadığım ve internetteki varlığımın pek önemsiz göründüğü günler geçirdim. Kalbimi Oz’da bıraktım; ama beden artık döndü ve Avustralya maceramdan ufak parçaları paylaşmaya hazırım. 

Etrafımızda güzelim anlar. Avustralya’yı hatırladığımda kalbimi dolduranlar işte onlar. Öyle bir çeşitlilik, sonsuz bir güzellik…. Hayatımda gördüğüm en harika yerlerden biri olan bu dünya köşesindeki maceraları detaylarıyla anlatmam mümkün değil. Detaylar tüm deneyimin gölgesinde kalıyor, önemini yitiriyor. Tüm kalbimle aşık oldum. Çölün uçsuz bucaksızlığından doğu kıyısının canlılığına… Yeşil, kırmızı, mavi, sarı: Renkler kusursuz bir ahenk içerisinde dans ediyorlar. Tüm deneyimimin şekillenmesine katkıda bulunan güzel insanlar; sizlere minnettarım. Harikaydınız.

Şimdilik Avustralya'nın güzelliği hakkında ufak bir fikir edinmenize yardımcı olsun diye birkaç fotoğraf paylaşıyorum. Daha fazlası gelecek.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

It’s been silent around here. I was enjoying life to the fullest and my online existence didn’t seem to matter. Now that I am back I am ready to share glimpses from my Australian adventure.

Beautiful moments all around us. When I remember Australia the feeling of those moments fill my heart. Such diversity, eternal beauty… I simply can’t write it all. Details seem unimportant; they are shadowed by the magnificence of the whole experience. I am whole-heartedly in love with the land. From the vastness of the desert to the liveliness of the East Coast… Green, red, blue, yellow. The colors dance in harmony. And the people I was with helped shape my experience and I am very thankful. You’ve been great. 

For now I am sharing a couple of photographs just to give you a sense of Australia'a beauty. More on the way. 



30 Ocak 2015

Force Majeure

Force Majeure (Turist) İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un son filmi. Geçtiğimiz sene (2014’e geçen sene demek size de garip geliyor mu?) Filmekimi’nde izleme şansını yakalamış, çok beğenmiş, sizlerle de paylaşmayı planlamıştım. Fırsat olmadı. Akademi geçen hafta Oscar adaylarını açıkladığında Force Majeure’u aday listesinde görememek beni üzdü. Oysa orada olmayı hak eden bir film –ah evet, Akademi’nin haksızlık yaptığı diğer binlerce güzelim eserin hayaletleri etrafımızda dolanıyor-.

29 Ocak 2015

Throwback Thursday


Bu perşembe "kadınlı" olsun; üç farklı çağdan, beyaz cama, kitaba, sinemaya konuk olmuş kadınlar. 

4. yüzyılda yaşamış cesur bilim kadını Hypatia'nın hayatını beyaz perdeye taşıyan Amenàbar filmi Agora, geçmişe yolculuğa davet ediyor, bizi yüzlerce yıllık zaman farkımıza rağmen bu kadının gözlerinden dünyayı görmeye davet ediyor.

Erotizmin önemli isimlerinden Marquis de Sade 18. yüzyılda yayımlanan eseri Justine'de okuyucuyu genç bir kadının karanlık erotik macerasına çeker, erdemi masaya yatırır ve cinsel sapkınlıkları ifşa eder.

Billie Piper'ın ekranda can verdiği telekız Belle'ın hikâyelerini izlediğimiz Secret Diary of a Call Girl'ün tadı hala damakta. 21. yüzyılın cinselliğine dokunan, ondan korkmayan güzel yapım.



25 Ocak 2015

Middlesex

Bazı kitapların adlarını bir yerlerde duyarsınız, kapak tasarımları bir anlığına gözünüze ilişmiştir. Yazar hakkında soluk bir bilginiz vardır. Bir kitabı filme uyarlanmıştır. Ne o kitabı okumuşluğunuz, ne de filmi izlemişliğiniz vardır. Yeri ve zamanı çıkartamasanız da bunlar birikir ve hiç okumadığınız, hakkında pek bir şey bilmediğiniz o kitap hakkında bir fikir oluşuverir. Uzun zaman sonra elinize geçen kitaba satır satır aşık olurken kafanızda daha önceden oluşmuş resme anlam veremez ve suçu bu kitabın ne hakkında olduğunu öğrenmek için ayırmanız gereken azıcık zamanı ayırmadığınız için kendinizden başka kimseye atamamanızın burukluğu çöker üzerinize. Sonra neyse dersiniz, sonuçta kitabınızla ilişkiniz gayet iyi devam ediyordur, aşkınızın alevlerinin harlanacağına inancınız tamdır. Kitaba uzanır, koltuğa gömülür ve okumaya devam edersiniz.

21 Ocak 2015

BookSerf

Erbil ve Kerem'in kütüphanelerindeki kitapların mahzun duruşlarına kıyamayıp başlattıkları BookSerf bugün bir sürü kitabın paylaşıldığı, heyecanlandırıcı projelerin, toplantıların, okumaların gerçekleştirildiği, yeni insanlarla tanışılan yaratıcı bir platforma evrilmiş durumda. BookSerf'te sadece yabancı dilde kitaplar paylaşılıyor. Yabancı kitapların hem daha zor bulunuyor olması hem de daha pahalı oluşları bu seçimin en önemli nedenlerinden. Kerem ve Erbil ayrıca "Okuduğumuz Türkçe kitapları siteye yüklemiyoruz ki insanlar gidip kitapçılardan almaya devam etsinler. Türk yayıncılık sektörü ne kadar kâr ederse o kadar fazla genç çok da memnun olmadıkları ama daha iyi maaş aldıkları için devam ettikleri işlerde çalışmak yerine yazmanın en saf haliyle ilgilenebilir." diyerek BookSerf'in yabancı kitap paylaşımını açıklıyorlar. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...