Hayallerim, Delorean ve Sen: Wir sind die Nacht

7 Eylül 2012

Wir sind die Nacht

Alman sinemasının 20. yüzyıl başlarındaki görkeminin yansımaları çağdaş sinemada birçok kez karşımıza çıkıyorlar. Özellikle son yıllarda gözde yapımlar arasında yerini alan vampir filmleri bizleri Nosferatu'yu hatırlamaya ve onu yâd etmeye davet ediyorlar sanki. İşte bu bağlamda bakıldığında Wir sind die Nacht (We Are The Night), yakın dönem Alman sinemasının dikkat çeken örneklerinden. Alman klasiklerinden Nosferatu ile türdeş ve standart izleyicilerin zevkine hitap etmesinden ötürü çok konuşulan ve yeni Alman sinemasının seyircide heyecan yaratmasını sağlamasından ötürü.

Wir sind die Nacht, Türkiye'de kendisini Die Welle filminden tanıyacağımız Alman yönetmen Dennis Gansel'in elinden çıkma. 2000'lerin Berlin'inde yaşayan üç kadın vampir  -Louise, Charlotte ve Nora- ve gruba katılmaya zorlanan sokak serserisi Lena'nın hikâyesini izliyoruz. Lena'nın rızasını almadan onu vampire dönüştüren ve grubun en dominant üyesi gibi gözüken Louise ve Lena arasında yaşanabilecek olası bir lezbiyen ilişkinin öyküsü etrafında dönüyormuş gibi ilerliyor film ilk yarıda. Daha sonrasında ise Lena'nın hayatına giren polis Tom ve Lena'nın bizzat şahit olduğu vahşi vampir hayatını kabullenememesi ile de karakterler arası yoğun çatışmalarla ve orta karar aksiyonla dolu bir film izliyoruz.
Die Welle'de ağır eleştiriler yapmaktan çekinmeyen Gansel'in bu vampir filmi, Die Welle'nin yanında söyleyecek az şeye sahip; fakat göze hitap eden kadın vampirleri, alternatif vampir tarihi ve feminizm öğeleri ile ilginç bir seyirlik vaat ediyor seyirciye. Kurgusu ve tarzı Hollywood filmlerine benzerliği ile dikkat çekiyor; bu da tabii ki özgünlüğünden çok şey götürüyor. Sanki Almanca konuşulan bir Hollywood filmi gibi gözükmesi en büyük eksiklerinden bu filmin. Yoksa ölümsüzlük konusunu kendi dilini geliştirmeye çalışarak ele alsaydı, kesinlikle keyifli ve unutulmaz olabilirdi. Bu haliyle hafızalarda uzun süre kalmaktan aciz maalesef.
Gansel, bir dergide verdiği röportajda bu türün sevdalılarından biri olduğunu ve Wir sind die Nacht'ın yapım aşamasından hemen hemen 10 yıl öncesinde filmin öyküsünü kafasında kurmaya başladığından bahsediyor. Elbette bu, yönetmenin filmi çekerken çok daha özenmesine sebep olmuştur diye düşünüyorum. Mesela kullanılan efektler gayet sahici ve etkileyiciler.
En nihayetinde konusu itibarı ile bir zümreyi çekebilecek, estetik, yer yer yüksek tempolu ve Avrupa sinemasından çıkma, Hollywood çerçeveli 100 dakikalık bu filmi meraklısı izlesin. Diğerleri için alternatif filmlere yönelmelerini tavsiye edebilirim.



4 yorum:

  1. Juhu, 4 Wörter verstanden :)

    YanıtlaSil
  2. Yine mi vampir? Yine mi! Die Welle'den sonra hem de. Park Wook Chan bile trendlere uyup vampir filmi yapıyorsa şaşırmamak lazım tabii. Yönetmen istediği kadar iyi olsun, anlatımı istediği kadar özgün olsun, vampir varsa 1-0 yenik başlıyor o film... En azından benim gözümde.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısın! Gerçi Park'ın Thirst'ı baya karizmatik bir film; fakat vampir materyalinden yeni şeyler beklenmiyor hiç. (Ha Let Me In'i de unutmamalı tabi. Daha da çıkmaz gibi.)

      Sil
    2. Aaa Let Me In'i ben de ayrı tutuyorum tamam:) Thirst benim için hayal kırıklığıydı açıkçası. Yaratıcı bir şeyler bekleyip vampir görünce objektif bakamamış da olabilirim tabii.

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...