Hayallerim, Delorean ve Sen: The Amazing Spider-Man

13 Temmuz 2012

The Amazing Spider-Man


The Amazing Spider-Man'i izledim sonunda. Süper kahraman filmlerine karşı bir zayıflığım var. Zaten bütün bu çizgi roman uyarlaması çılgınlığından önce de süper kahramanlara dayanamazdım. Geçirdiğim Superman evresinin yoğunluğundan şaşkına düşerim hala bugün.

Sam Raimi'nin Spiderman'lerini güç bela hatırlıyorum. Kesin olarak anımsadıklarımdan biri de Tobey Maguire'a Spider-Man olarak alışamam bir türlü. İki kanlı canlı Spider-Man'imiz var artık elimizde; fakat hiçbirinin hamuru tutmadı bence. En güzeli çizgi filmiydi.

-Bundan sonraki kısım spoilerımsı bilgiler içeriyor. Lütfen dikkat. Uyarmadı demeyin.-
Marc Webb'in bize sunduğu film, klişeler ve efektlerle dolu bir Hollywood filmi. Tek boyutlu ve inandırıcı olmayan karakterlerimizle vasat bir film var elimizde.  Aunt May'i canlandıran usta aktör Sally Field'ı neden bu kadar az konuşturduğunu sormak istiyorum Webb'e. Uncle Ben (Martin Sheen) ise filmin en sevimli karakteri.  Derinliğine inilmeye çalışılmış tek karakter olarak Dr. Curtis Connors'ı (Rhys Ifans) söyleyebilirim. Dr. Connors filmin kötü karakteri. Tek kolunun olmayışının yarattığı eksiklik hissi ile güdümlenen Doktor, dur durak bilmeksizin amacına (doğada kendi hücrelerini yenileyebilen türlerin genlerini,  insanınki ile çaprazlayarak, bir "mükemmel insan" yaratma düşü) ulaşmaya çalışıyor. Bilimsel çalışmalarını finanse eden -ve belli ki karşılığında Dr. Connors'ı ve beynini satın aldığını düşünen- kötücül Oscorp şirketinin daha tamamen hazır olmayan formülü insan denekler üzerinde kullanmasını engellemek için kendini feda ediyor Doktor.  Formülü üstünde deniyor ve koca bir kertenkeleye (The Lizard) dönüşüyor. Bu dönüşümün, insanoğlu için gerekli  ve yararlı olduğuna kanaat getiriyor –DNA’larının geçirdiği bütün o mutasyon, aklını da olumsuz yönde etkiliyor-  ve Spider-Man'imize de onu durdurmak düşüyor. Sam Raimi'nin serisindeki esas kız Mary Jane'in yerini, bu seride Gwen (Emma Stone) alıyor. The Lizard ile savaşırken, Peter Parker aynı zamanda Gwen’i de korumak zorunda. Bütün bu aksiyonun öncesinde de Peter’ın Spider-Man’e dönüşme öyküsünü izliyoruz. Genleri ile oynanmış örümcek tarafından ısırılmasına uzanan olay zincirinde, Peter’ın yıllar önce ortadan kaybolan babasına ait çantanın içindekilerden yola çıkarak Dr. Connors’a ulaşması, Connors’ın dönüşümünü mümkün kılacak formülü ona vermesi ve Uncle Ben’in öldürülmesi önemli olaylardan. Peter’ı sokaklarda serserilerin peşine düşmesini sağlayan olay da amcasının ölümü. Onu öldüren adamı bulmak için yola çıkan Peter, bir süre sonra içindeki “süper-kahramanı” keşfediyor ve en sonunda o ünlü kostümü ile Spider-Man doğuyor.
-Spoiler içeren kısmın bitişi efendim.-
Marc Webb'in daha önceki filmi (500) Days in Summer, klişe romantik komedilerinkilerden azıcık daha farklı bir atmosfer yaratmayı becermiş ve filminden baya söz ettirmişti . Çok daha dinamik bir filmdi ve tarz sahibi bir filmdi. Maalesef Spider-Man büyük bütçeli ve özelliksiz bir film.  Filmin tepe noktalarında göz yuvarlamaktan alamadım kendimi.  Spider-Man'i canlandıran Andrew Garfield'e gelecek olursak: Never Let Me Go'daki gösterişsiz, sade ve inandırıcı oyunculuğundan sonra, Spider Man'de karikatür gibi cılız bir oyunculuk var.  Gwen'i canlandıran Emma Stone'u beğenirim; fakat bu rol onu aktris olarak geliştirmekten çok uzak.
Sonuç olarak, The Amazing Spider-Man hiç ”amazing” değil.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...