Hayallerim, Delorean ve Sen: Greenberg

4 Eylül 2012

Greenberg

Noah Baumbach’ın Greenberg’ini 29. İstanbul Film Festivali’nden hatırlayabilirsiniz. Noah Baumbach’ı da daha önceki filmlerinden Margot at the Wedding (2007)  ile çağırabilirsiniz belki zihninizden. Margot at the Wedding başrolünde Nicole Kidman olan, aile ve hayat hakkında söyleyecek bir iki sözü olan, ağaç metaforu ile sarılmış ortalamanın üstünde bir filmdi. 2010 yapımı Greenberg’de çoğunlukla komedyen kimliği ile tanıdığımız Ben Stiller, akıl hastanesinden yeni çıkmış,  40’larında ve manik depresif Roger Greenberg rolünde (en son The Amazing Spider Man’de izlediğimiz Rhys Ifans’da filmin oyuncularından). Stiller, bu zor adamı ustalıkla canlandırıyor. Yaşamanın daha zor geldiği insanlardan biri olduğunu iyi yansıtabildiğini söyleyebiliriz.


Florence ise Greenberg ailesinin asistanlığını yapıyor –getir-götür işleri, market alışverişi, köpekle ilgilenme-. Florence’ın samimi ve tatlı bir insan olduğunu hissediyor insan onun günlük rutinin ufak bir kısmını izlerken filmin açılış sahnelerinde.
Greenberg’ler –anne,baba,çocuklar- Vietnam’a tatile gidiyorlar ve onların yokluğunda eve baba Greenberg’in akıl hastanesinden yeni çıkmış kardeşi Roger geliyor. Roger’ın orada bulunmaktan tuhaf bir rahatsızlık duyduğunu hissedebiliyoruz sahnelerde. Bakışlarında orada olmaktan ötürü kaynaklanan bir huzursuzluk var. Bu huzursuzluk kendini sürekli bir memnuniyetsizliğe bırakıyor ve belki de bundandır ki Roger şikayet etmeyi çok seviyor. Gördüğü eksiklikleri otoritelere bildirmek belki de yolunda gitmeyen birçok şeyi yola sokmuş hissi yaratarak bir rahatlık illüzyonu oluşturabilmesine katkıda bulunuyor.
Filmin seyri boyunca yakamı bırakmayan “kopukluk” hissinden bahsetmeliyim. Filmdeki bu kopukluk hissi hikâyesini anlattığı adamın insanların geri kalanı ile arasındaki kopukluğu destekleyici olsun diye bilinçli olarak oluşturulmuş tezini öne sürebilsek de, bu seyirciyi tatmin etmekten uzak bir açıklama. Öyle ki Greenberg’in alternatif zihnini daha temiz bir gidişat ile inceleme fırsatı bulabilseydik ona çok daha fazla bağlanabilirdik.
Florence’ı ise bütün film boyunca uzaktan izliyor gibiyiz. Kamera ne kadar yakından çekse de bu kızı, onun gözleri uzaklara bakıyor ve görünmez bir duvar çekiliyor gibi aramıza. Florence’ın,  “soğuk” olarak adlandırabileceğimiz anlatılış biçimindeki hüzün elbette ki kızın kendi hayatından ve bulunduğu yerden dolayı hissettiği çaresizlik, boşluk ve mutsuzluk hislerinin altını çiziyor. Gene de karakterlerinden güç alan böylesi bir filmin onlara yaklaşımının daha açık olmasını isterdim.
Greenberg ve Florence, film ilerledikçe birbirlerine kayıtsız kalamıyor ve yakınlaşıyorlar. Bu yakınlaşmanın ikisinin hayatlarında da farklı boyutlarda etkileri oluyor. Roger düşüncelerini biraz daha toparlamayı becerebiliyor sanki; Florence da kendi siyah beyaz dünyasına aldığı bu karmaşık ve düğüm gibi adam ile boşlukta süzülme hissinden kurtulma yolunda önemli bir adım atıyor.
En nihayetinde Greenberg, atmosferi ve konusu bakımından Margot At The Wedding’e benzer. 2000’lerin en iyi filmlerinden olmaktan uzak da olsa, izlenilebilir ve üstüne düşünebilir. 
Greta Gerwig Florence rolünde


1 yorum:

  1. Margot at the Wedding'i izlemiş ve sevmiştim. bu da ilgimi çekti. teşekkürler bu güzel değerlendirme için :)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...