Hayallerim, Delorean ve Sen

10 Kasım 2015

Wild

Cheryl Strayed’in 2012'de yayınlanan otobiyografik romanı Wild (Yaban) bizi Amerika’nın vahşi doğasına ve genç bir kadının iç dünyasına davet ediyor. Kitabın kurgusu güzel; geriye dönüşlerle hikayesini parça parça doldururken kalbini de attığı her adımla tamir eden Cheryl’in yolculuğu ilham verici. Bu kadının yaşanmışlıklarında ve cümlelere kurguladığı yolculuğunda insana dokunan pek çok şey var. Yıpranmış bir ruhla yürümeye başladığı Pacific Crest Trail (PCT) yürüyüş yolunda ayakkabıları eskir sırt çantasının altında ezilirken Cheryl kendini yeniliyor, iyileşiyor. Romanı okurken onunla üzerinde beraber yürüdüğümüz PCT ise son sayfadan sonra çok özleniyor. Yeniden çöllere, dağlara, krater göllerine dönesi geliyor insanın. Strayed, insan doğası ile vahşi doğayı zekice bir araya getiriyor.

21 Ekim 2015

MARTY IS HERE.

Blog'a adını verirken bir tek şeyden emindim: Bu isim benim sevdiklerimi özetlemeli, değer verdiklerimi kapsamalıydı. O yüzden bana sinema aşkını aşılayan Geleceğe Dönüş (Back to the Future) serisi de isimde baş rollerden birini almıştı. Bugün -sonunda- geleceğin tam kendisindeyiz. Hayal edilmişin ötesine geçemeyen pek sıradan günlere uyandığımız doğru olsa da hepimiz en derinden biliyoruz ki gelecek heyecanlı keşiflere gebe. Suyu çıkarılıp bir kurabiye boyutuna indirgenmiş pizzalarımız, uçan arabalarımız, şen şakrak çocukların sokakları üzerinde arşınladığı hoverboard'larımız olmayabilir; ama hepsi için umudumuz var (hatta bkz. Hendo Hoverboard). Yani sevgili Marty, iki 2015 arasında pek çok fark olsa da bizimkine hoş geldin. Bugün tüm dünya karışık duygularda. Kimse Back to the Future'da gidilmeyen bilinmez bir geleceğe pek hazır değil. Ben de değilim. O yüzden hayallerde Doc ile gelecek ve geçmiş arasında mekik dokumaya devam edeceğiz. Öpüyoruz Marty.




14 Ağustos 2015

İlerlemenin Kısa Tarihi | A Short History of Progress

Ronald Wright, Kanadalı tarihçi ve yazar, çok satan kitabı A Short History of Progress’te (İlerlemenin Kısa Tarihi) geçmişimize bakarak geleceğimizle ilgili çıkarımlarda bulunuyor ve tüm insanlığı artık yaşamayan medeniyetlerin geçmişini doğru okumaya ve çok geç olmadan gerekli önlemleri almaya davet ediyor.

1 Ağustos 2015

Oslo

Sıcak yaz günlerinin bunaltıcı sıcağında kışı özleyen, tüyleri diken diken eden soğuk kış havasını özleyenlere gelsin bu ileti. En serininden Oslo fotoğrafları...
Norveç'in başkentinde günler çoğunlukla gri geçiyor; ama güneş yüzünü bulutların ardından gösterdiği ilk anda insanın içine dolan mutluluğun yeri de bir ayrı oluyor. Oslo'yu Postkolik'in Mart sayısı (No: 26) için yazmıştım. Sayıya buradan ulaşabilir ya da tablet veya telefonunuza indirebilir, gezinizi planlamadan önce referans olarak kullanabilirsiniz. Ben bu iletide Oslo'yu çektiğim fotoğrafların şehri kendi dilleriyle anlatmasına fırsat vereceğim. Uzayan boşluğu, soğuk tonları, tasarım detayları, şehrin çok suratlı güzelliğini/çirkinliğini, beklenmedik köşeden hayata sızan renkleri ile bir Oslo fotoğraf albümü; İskandinav cazibesini ve kuzey soğuğunu hissetmeye, keşfetmeye...

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

This post is for those who are dreaming about the cold winter weather in these suffocating summer days: fresh and cool Oslo photographs...
Days in the capital of Norway are mostly gray; but when the sun shows its face behind the clouds, a joyful feeling rushes inside you. Instead of writing a didactic travel post, this time I will allow the photographs to tell you about Oslo, in their own language. Feel the cold colours, notice the expanding spaces, dream about the Oslo days with its multi-faceted being; have a nice cup of coffee and dive into the Scandinavian charm of the city. Are you ready for the northern cold?

23 Temmuz 2015

Kıyıköy

Sıcak bir yaz günündeyiz. Sanki herkes tatilde; bir biz kalmışız şehirde. Beton canımızı sıkmaya başlamış. Tüm günü sıkıntıyla savaşarak geçirmeye gücümüzün kalmadığı bir anda karar veriyoruz; Karadeniz kıyısındaki minik Trakya köyü Kıyıköy'e gideceğiz. Arabayla iki buçuk saat. Çerkezköy'den sahile doğru dönüyoruz; Kıyıköy'den önce adı kulaklarımıza çalınmış kamp yeri Kastro'ya uğruyoruz. Kastro'da yeşilliklerin arasından akan dere denizle birleşiyor; sahilde kumlar incecik.

Kıyıköy bizi Bizans döneminden kalma suruyla karşılıyor. Köye girmek için surdan geçiyoruz.Minik köyün koca bir tarihi var; antik çağlardan beri yuva olmuş insanlara. Köy Pabuç ve Kazan ırmakları arasında yüksek bir tepe üzerinde. Tepeyi rüzgâr yalıyor. İnsanın saçları uçuşuyor. Gülümsetiyor. Irmaklar kavis çizerek denize yanaşıyorlar. Sular dans ediyor Kıyıköy'de. İnsan da o dansın ortasında keyifleniyor. Köy her gün denize uyanıyor, her akşam Poseidon'a iyi geceler diliyor. Manzarası leziz, balıkları enfes, bira-kalamar ikilisiyle uzakları izlemesi şahane.

Kıyıköy tarihten bize miras kalan -fakat değerini bilemediğimiz- Aya Nikola Manastırı'na da ev sahipliği yapıyor. Kayalara oyulmuş manastır, Kapadokya'daki kardeş yapılarına oranla çok daha bakımsız ve hırpalanmış. Tako lakaplı bir bekçi manastırın önünde oturuyor. Birileri mi onu bu göreve atadı yoksa bekçiliği kendisi mi seçti bilinmiyor. Tako manastırda define aranmasından, aranırken zarar verilmesinden korkuyor. Manastır altıncı yüzyıldaki İmparator Jüstinyen dönemine tarihleniyor. Jüstinyen adını güzel buluyorum; kendine has bir ahengi yok mu?

Kıyıköy küçük yerleşke ruhunu koruyor; evlerinin önünü temizleyen ev kadınları, evinin önüne çömelmiş gelen geçeni selamlayan teyzeler, çay evinin önünde vakit geçiren amcaları ile gerçek kalmış bir yere geldiğini hissediyor insan.

21 Mayıs 2015

Starnberger See

Güzel bir Mayıs günü sırt çantalarımızı kapıp Bavyera'nın Starnberg Gölü'ne (Starnberger See) yollandık. Göl kıyısında keyifle yürüdük, Bavyera'nın masal kralı II. Ludwig'in ölü bedeninin bulunduğu göl kıyısına kondurulmuş haçı ziyaret ettik, krala adanmış şapelin önünde dinlendik. Şimdinin ve geçmişin birbirine dokunduğu anlarda canlılığımızın tadını çıkardık.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

A beautiful May day we hit the road. Backpacks on our backs, we went to the Lake Starnberg (Starnberger See), a lake in Bavaria, Germany. We walked joyfully along the coast, visited the wooden cross, where the body of the fairytale king Ludwig II was recovered after a mysterious drowning. We rested in front of the chapel, built to memorialise the King. All in all we enjoyed our liveliness in those precious moments where the present and past touch each other.


18 Mayıs 2015

Avokado | Avocado VII

Selam dostlar! 2015'in ilk avokadosu. Keyfini çıkarın.

------------------------------------------------------------------------------------

Hello friends! First Avocado post of 2015. And for the first time ever in English too. Enjoy! (Find the English text below.)

------------------------------------------------------------------------------------

Avokado 1: Wayward Pines yayınlanmaya başladı! Geçtiğimiz sene Comic Con San Diego'da da çok beklenen dizinin ilk bölümünü ön gösteriminde izleme şansını yakalamış, gösterimin ardından gerçekleşen panelde ise dizi ekibini dinlemiş, bu yeni proje için oldukça heyecanlanmıştım. O zamandan beri Waywad Pines'ın yayın tarihi bilinmez ileri tarihlere atılıyordu. Sonunda şanslı günün 14 mayıs olacağı açıklandı. Fox'un yeni dizisi aynı zamanda M. Night Shyamalan'ın ilk televizyon projesi. Shyamalan'ın adı son dönemlerde hayal kırıklığıyla anılıyor olsa da (evet, The Last Airbender faciasından söz ediyorum) onunla ilişkiledirilen projelerin merak edildiğini reddedemezsiniz. Shyamalan'ın adı dizinin pazarlanmasında rol oynayacaktır; fakat benim bu işe zaman ayıracak olmamın asıl sebebi oyuncuları ve hikâyesi olacak. Hikayenin bağımlılık yaratacağını ve her bölümün sonunda bir diğerini merakla bekleyeceğimizi öngörüyorum. Dizi Blake Crouch'un Pines adlı gerilim romanından uyarlanma. Roman kolay ama sürükleyici bir okumalık vaat ediyor; heyecanlı bir öyküde kendini kaybetmek isteyenler için öneririm. Dizi hakkında daha detaylı bir yazı için Postkolik'in Mayıs sayısına bir bakın derim; Wayward Pines'ı, panelden geriye kalanları ve izlenimleri yazdım.

5 Mayıs 2015

Milano | Milan

Milano, gri kahve şehir. Kendinizi evinizde hissettiren bir yer değil burası. Gördüğüm, hissettiğim şehri yazabilirim sadece - o hisleri de üç kelimeyle özetleyebilirim size: soğuk, şık, mesafeli. Burada soğuğu hava durumuna yapılmış bir yorum olarak almayın. Şehrin görkemli mimarisinin soğuk renk paletinin, geniş caddelerinin ve sokaklarındaki yabancılık hissinin yarattığı, ortama hakim bir soğukluk bu. Tabi yazının en başında belirtmeli, bir şehrin bireyin üzerindeki etkisi tektir; Milano'nun bende bıraktıkları da eşsiz. Başka hiçbir şehir aynı şeyleri hissettirmeyecek. Seyahatin en keyifli yanlarından biri de bu işte: İlk defa tanıştığınız şehir ya da kişi arasında pek fark yok aslında; ikisi de bilinmezliklerle, keşfedileceklerle ve en nihayetinde beğenilecek/beğenilmeyecek bin bir özellikle dolu. Her insan dostunuz olmayacak, her şehrin vazgeçilmez olmayacağı gibi. Bazılarını tanımış olmaktan memnun olacaksınız sadece ve anıları zihninize düştüğünde gülümseyeceksiniz; ama ilişkinizi olduğu yerde bırakacaksınız.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Milan, a grey and brown city. It does not make you feel at home. I can only write the city I see and feel; those feelings can be summarised in three words: cold, elegant, distant. Cold isn’t a comment on the city’s weather. The cold color palette of its magnificent architecture, wide  streets and a feeling of strangeness in its alley ways are the creators of this coldness I talk about. Of course it is important to say here that a city’s influence on an individual is unique – therefore my Milan can’t be compared with another one’s. I love this about travelling: there really isn’t that much of a difference with a city or a person you’ve just met.  Both of them are filled with the unknown, possibilities and eventually with a thousand different faces you may or may not like. Not every person will be your friend and not every city will be indispensable.