Hayallerim, Delorean ve Sen: Türkiye
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2017

Salda


Hiç beklemediğiniz bir yerde hiç beklemediğiniz güzellikte bir göl. Abartılı bir güzellik. Denizleri kıskandıracak turkuaz rengi, güneşin altında pırıl pırıl parlayan bembeyaz bir de sahili var. Kalabalıklardan uzakta; umulmadık bir köşede.

Salda Gölü'ndeyiz. Geçen yaz. Kırmızı kiralık arabamız, Özge ve ben. Burdur sınırları içinde Burdur'dan ayrık bir güzellik burası. Bir krater gölü; Türkiye'nin en derin göllerinden. Baktıkça büyüsüne kapılıyoruz. Tüm sahil bize ait. Sahil şeridini saran beyaz kili vücutlara sürüyoruz; cilde iyi gelirmiş. Güneş yakıyor. Salda'nın suları serinletiyor. Salda'da insan mutlu oluyor.


23 Mart 2016

Türkiye ve Misafirperverlik

Geçtiğimiz günlerde posta kutuma ilgimi çeken bir mail düştü. Mailde Candace Rose Rardon adlı kadın gezginin/sanatçının Türkiye’de yalnız yaptığı uzun yürüyüşü anlattığı bir metne link verilmişti. Türkiye adını okuyunca dikkatimi çeken maile daha alıcı bir gözle bakınca tek başına bizimki gibi bir ülkede yolculuğa çıkmış bir kadının ağzından yazılan metne daveti reddedemedim ve karşıma sıcacık illüstrasyonların eşlik ettiği ilham veren bir öykü çıktı.

Rardon'un ülkemizdeki uzun yürüyüş rotalarından biri olan Evliye Çelebi Yolu'nda yaptığı yürüyüşünü yazdığı metnin başlığı Turkey and the Art of Hospitality (Türkiye ve Misafirperverlik Sanatı). 22 günlük yürüyüşünün her gecesi çadırında konaklama planıyla yola çıkan ama sonunda sadece 4 geceyi çadırında, diğer geceleri de yolda onu evlerine davet eden Türk ailelerin evlerinde geçirmiş. Rardon'un anılarında, kalbinde sıcacık bir Anadolu resmi kalmış ve illüstrasyonlarında bu deneyimin anlarını ölümsüzleştirmiş.

Bu misafirperverlik mevzusu önemli. Kendi toprağında birbirini öldüren, komşusuyla geçinemeyen, nefretle beslenen, dram seven bir toplumun dünyada misafirperverliğiyle bilinip, övülmesi, turizm reklamlarında kameraya doğru çay/lokum/türk kahvesi uzatan dostane yüzlerle tanıtımının yapılması kuşkusuz bilinçli bir güzellemeden ibaret. Gene de her genellemenin bir doğruluk payı olduğunu yadsıyamıyoruz. Çirkinliklerin içindeki o ufacık pay umut veriyor. Barış Gelini Pippa'yı, onlarca ülkeyi bisikletiyle gezdikten sonra Türkiye'de otomobille öldürülen maceraperesti, tacize uğrayan, katledilen, soyulan daha onlarca, yüzlerce turisti ve son dönemdeki kan dökümünden payını alanları unutmadan ülkenin insanlarından ümidi kesmek istemeyen herkesi Rardon'un güzel anılarına davet ediyorum.

Candace Rose Rardon'un anılarını okumak ve görsellerin kaynağı için buraya tıklayın.

23 Kasım 2015

Kapadokya Hikayesi II

Sabah alarmı 5:20'de çaldı. Göz kapaklarını açmak zor, battaniyenin sıcaklığından soğuğa adım atmak daha da zordu. Heyecanla balonları izlemeye Aşk Vadisi'ne gittik. Sabah ayazı derimin açık olan her bir parçasını acımasızca çimdikliyordu. Bir saate yakın dondurucu bir bekleyiş bize tüm ihtişamıyla doğan güneşi bahşetti fakat manzaranın büyüleyiciliğine renk katacak balonlar görünmedi. Ellerimiz donuyor, yüzümüz hissizleşiyordu. Rekor soğuklukta bir Nisan sabahında hayal kırıklığıyla kalakaldık. Tek tesellimiz güneş ışığının olduğumuz tepeye vardığında içimizi bir parça ısıtacağı umuduydu. Sabah güneşi yüzlerimizi aydınlattı; fakat ısıtmadı. Bir telefon konuşmasından sonra öğrendik ki şiddetli rüzgar nedeniyle uçuşlar iptal edilmiş. Şansımıza söve söve kahvaltı yapmaya, bir ince belli çayla ısınmaya koştuk. Günün ilk durağı Göreme Açıkhava Müzesi oldu. Müzede geçmişin şahane izleri bulunuyor. Bu izlerin çoğu Hıristiyanlığın geçmişine ait. Dini yaymak ve öğretilerini iletmek için koca bir site kurulmuş: şapeller, kiliseler, yemekhaneler...

Müzenin en ilgi çekici ve görkemli iki kilisesi önerilen yürüyüş rotasında son duraklar oluyorlar; biz kalabalıktan sakınmak adına ters yönde gezmeye başladık ve bu iki güzelliği taze bir zihinle inceleme şansımız oldu. Müze'den sonra Paşabağları'na yollandık. Peribacaları arasında yürüdük, çıktığımız tepeden karşıda uzanan İç Anadolu topraklarına hayran kaldık. Etrafta dolaşan onlarca insanın coğrafyayı keşfine şahit olduk, fotoğraf çektik. Kayaların neredeyse duyulabilen hikâyeleri vardı... Vadide yürümeye doyamıyordu insan. Açıkhava Müzesi'nden Ürgüp'e doğru giderken Devrent Vadisi'nde durakladık, deve şeklindeki peribacasına selam çaktık. Ürgüp'ün içinde dolandıktan sonra kendimizi Asmalı Konak'ta bulduk. Hey gidi. Alt avludaki televizyonda dizinin eski bölümlerini oynatıyorlardı. Ekrana bir bakış saniyelik zaman yolculuklarına sebep oluyordu. Bir sonraki durağımız otuz adım ötedeydi: Turasan Şarapları. 1943 yılında kurulan ve şu anda Türkiye'nin beşinci en büyük üreticisi olan firmanın şarap tadımını es geçmeyin. Damağımızdaki tat silinmeden Üç Güzellerin huzuruna çıktık. Erciyes Dağı güzellerin arkasında onları koruyor, kolluyordu. Günü Kızılçukur Vadisi'nde görkemli bir gün batımıyla sonlandırırken vadinin değişen renklerini izledik. Gün batarken o da surat değiştiriyor, geceye uzanırken bize çeşit çeşit oyunlar yapıyordu. Güneş Erciyes'i pembe renklere bulayarak gitti. Ardında içimizde sıcacık, mutlu bir melankoli bıraktı. Kapadokya büyülüyordu.


16 Kasım 2015

Kapadokya Hikayesi I

İstanbul’dan çıkarken hava yeni yeni aydınlanıyordu. Amaçlar bilindikti. Trafiği yenecek, günü kazanacaktık. Ankara’yı geçtikten sonra Tuz Gölü’ne uğradık. Göl göz alabildiğine uzanıyordu etrafa. Güneye doğru ilerlerken gölün açık kızıl, pembemsi bir renk aldığını gördük. Sonra öğrendik ki bunun sebebi bir tür su yosunuymuş. Direksiyonu Aksaray üzerinden Ihlara Vadisi’ne kırdık. Ihlara göz alıcı. Vadi boyunca kayalara oyulmuş onlarca barınak, kilise, mezar var. İçindeki duvar resimleri –sürekli insanlar tarafından tahrip edilmelerine rağmen- en iyi korunmuş kiliselerden olan Ağaçaltı Kilisesi’ni, Yılanlı Kilise’yi ve Sümbüllü Kilisesi’ni gezdik. Vadinin ortasından akan Menendiz Çayı boyunca topraklı kumlu taşlı yollarda yürüdük. Yeri geldiğinde taşların üzerinden atladık, doğal bir merdiven oluşturan düz kayaları tırmandık. Suyun sesi eşlikçimiz, vadi boyunca göğe doğru uzayan vadi duvarları koruyucumuzdu. Hava soğuktu. Acımasız bir Nisan günüydü. Burunlar karıncalanıyor, parmak uçları hissizleşiyordu. 14 kilometre boyunca uzansa da biz birkaç kilometreden sonra çay kenarına kurulmuş minik dinlenme tesisine varınca yürüyüşümüzü kısa kestik. Karşı kıyıya geçtik, su kenarında dizili masalardan birine oturduk ve içimizi ısıtsın diye bir çay, yanına da midemiz şenlensin diye gözleme istedik. Benim gözlemem leziz bir patatesli peynirliydi. Biz obur ve şenken ördekler etrafımızda dolanıyordu. Birden top top kar taneleri yağmaya başladı. Şaşırdık. İç Anadolu bizi böyle karşılamayı seçtiyse bu binlerce yıllık topraklara alınmak hakkım mıydı? Vadiden sonra Göreme Milli Parkı’na sürdük arabayı. Bir sokak arasındaki gösterişsiz ama konforlu otelimize yerleştikten sonra kalan son gün ışığını değerlendirmeye Uçhisar’a yollandık. İçimiz ısınsın, damağımız şenlensin diye Argos in Cappadocia’nın şömineli salonuna attık kendimizi. Ateşin karşısındaki koltuğa kurulduk, kahve ısmarladık. Kahvenin tadını çıkarırken mekândaki büyük Kapadokya kahve masası kitabının sayfalarında dolandım; bu büyülü toprakların tarihinin bolluğuna hayran kaldım, küçüldüm ve zaman çizgisinde ufacık bir noktadan ibaret oluşumu düşündüm. O sırada gün gitti, gece çaldı kapıyı. İyi geceler Kapadokya, dedim, sabaha görüşürüz.

23 Temmuz 2015

Kıyıköy

Sıcak bir yaz günündeyiz. Sanki herkes tatilde; bir biz kalmışız şehirde. Beton canımızı sıkmaya başlamış. Tüm günü sıkıntıyla savaşarak geçirmeye gücümüzün kalmadığı bir anda karar veriyoruz; Karadeniz kıyısındaki minik Trakya köyü Kıyıköy'e gideceğiz. Arabayla iki buçuk saat. Çerkezköy'den sahile doğru dönüyoruz; Kıyıköy'den önce adı kulaklarımıza çalınmış kamp yeri Kastro'ya uğruyoruz. Kastro'da yeşilliklerin arasından akan dere denizle birleşiyor; sahilde kumlar incecik.

Kıyıköy bizi Bizans döneminden kalma suruyla karşılıyor. Köye girmek için surdan geçiyoruz.Minik köyün koca bir tarihi var; antik çağlardan beri yuva olmuş insanlara. Köy Pabuç ve Kazan ırmakları arasında yüksek bir tepe üzerinde. Tepeyi rüzgâr yalıyor. İnsanın saçları uçuşuyor. Gülümsetiyor. Irmaklar kavis çizerek denize yanaşıyorlar. Sular dans ediyor Kıyıköy'de. İnsan da o dansın ortasında keyifleniyor. Köy her gün denize uyanıyor, her akşam Poseidon'a iyi geceler diliyor. Manzarası leziz, balıkları enfes, bira-kalamar ikilisiyle uzakları izlemesi şahane.

Kıyıköy tarihten bize miras kalan -fakat değerini bilemediğimiz- Aya Nikola Manastırı'na da ev sahipliği yapıyor. Kayalara oyulmuş manastır, Kapadokya'daki kardeş yapılarına oranla çok daha bakımsız ve hırpalanmış. Tako lakaplı bir bekçi manastırın önünde oturuyor. Birileri mi onu bu göreve atadı yoksa bekçiliği kendisi mi seçti bilinmiyor. Tako manastırda define aranmasından, aranırken zarar verilmesinden korkuyor. Manastır altıncı yüzyıldaki İmparator Jüstinyen dönemine tarihleniyor. Jüstinyen adını güzel buluyorum; kendine has bir ahengi yok mu?

Kıyıköy küçük yerleşke ruhunu koruyor; evlerinin önünü temizleyen ev kadınları, evinin önüne çömelmiş gelen geçeni selamlayan teyzeler, çay evinin önünde vakit geçiren amcaları ile gerçek kalmış bir yere geldiğini hissediyor insan.

25 Mart 2014

Kentsel İsyan Projesi

Gezi Parkı Sanat Kolektifi'nin iki gün önce Youtube kanallarından yayınladıkları Kentsel İsyan Projesi videosu, devletin eliyle harap edilen, yıkılan, yok edilen İstanbul'a güzel sanatlar yolu ile yakılan bir ağıt niteliğinde. Video ayrıca isyana davet ediyoruz hepimizi. AKP'nin kültürü, geçmişi umursamadan birbiri ardına yok ettiği, yok etmeye çalıştığı ormanlara, sinemalara, parklara, sokaklara, bostana, sanata ve tarihe dans ediyor bedenler. İsyan etmemek elde değil. İstanbul'u yıkım değil, güzellik kurtaracak. 30 Mart'ta oy vermeyi ihmal etmeyin. Bütün bunları durdurmak, daha fazla zarar verilmesini önlemek bizim elimizde.


12 Mart 2014

Berkin Elvan

Bugün Blog ikinci yaşına giriyor. Milyonlarca insanın düşüncelerini ve hayatlarını paylaştığı, paylaşma özgürlüğü üzerine kurulu blogların evrensel platformda temsil ettiklerine ters düşen, özgürlükleri kısıtlayan, yaşam alanını daraltan, kendi gibi olmayanı ötekileyip susturmaya çalışan bir hükümete karşı direniyor ülkem. Berkin'in yasını tutuyoruz. Berkin, 14 yaşında gaz kapsülü ile başından vuruldu. 269 gün komada kaldı. 15 yaşında öldü. Özgürlük ve adalet talep ediyoruz. Başka çocuklar ölmesin istiyoruz. Seni unutmayacağız Berkin.