The Great Gatsby bu sene beyazperdede hiç olmadığı kadar
görkemli bir şekilde hayat buldu. Baz Luhrmann’ın yönettiği , Scott Fitzgerald’ın
aynı adlı klasik romanından uyarlama filmin başrollerinde Tobey Maguire,
Leonardo DiCaprio ve Carey Mulligan var.
1922’de, savaş sonrası Amerika’da geçen hikâye, gizemli milyoner
Jay Gatsby ve onun Daisy Buchanan’a karşı amansız sevgisi etrafında şekilleniyor.
Fitzgerald’ın eseri aşkı konu edinmekten fazlasını yapıyor: Amerika’nın savaş
sonrası döneminden 1929’daki Büyük Depresyon’a kadar yaşadığı parti ve yozlaşma
dönemini eleştiriyor. Luhrmann’ın filminde bu eleştirilerin izlerini görmek
mümkün; ama yönetmenin yarattığı ışıltılı, alternatif 1922 yılında romanın
mesajlarını aynı kuvvetle almak olanaklı olmuyor.
Filmin ilk yarısında, Gatsby’nin muhteşem varlığını kalın gizem perdeleri ardından hissediyoruz. Maguire’ın karakteri –filmde ayrıca anlatıcı rolündeki- Nick Carraway’in gözlerinden Gatsby’yi görüyoruz. Ulaşılmaz, gizemli, evi her hafta sonu çılgın partilere ev sahipliği yapan milyoner kullanılan dramatik ışık oyunları ile muhteşemleşiyor. Olay örgüsü ilerledikçe Gatsby ve hayatını saran görkemin ardında neler olduğunu görüyoruz ve film sonuçlanırken izleyici boğazındaki düğümle barış yapmak ya da hayal kırıklığını salondan çıkarken yanında götürmek zorunda kalıyor.
Luhrmann’ın filmografisi az ama yönetmen hakkında söylenmesi
gerekenleri ve tarzını önümüze seren beş uzun metraj filmden oluşuyor –kısa filmleri
de var-. Moulin Rouge ve Romeo+Juliet
hiç kuşkusuz yenilikçi ve keyifli yapımlardı.
Moulin Rouge’dan ve Romeo+Juliet’den hatırladığımız dinamik
anlatım, göz kamaştıran kostümler, başarılı set – dekor tasarımı ve müziğin
yoğun ve coşkulu kullanımı Muhteşem Gatsby’de de aynı şekilde gözleniyor.
Luhrmann’ın sinematografik seçimleri filmi çok keyifli görsel bir şova
dönüştürüyor.
Dipnot: Film çoğunlukla üç boyutlu kopyalarıyla girdi vizyona; fakat ben iki boyutlu izlemeyi tercih ettim. O yüzden üç boyutlu hali hakkında yorum yapamadım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder